Son zamanlarda sürekli fark ettiğim, kendimce yöntemler uyguladığım ve araştırdığımda birçok insanın bundan muzdarip olduğunu gördüğüm bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Ama bir yandan da şunu fark ediyorum:
Birçok insan bunu fark edecek kadar bile “insan” kalamamış durumda.
Zihin yorgunluğu.
Bundan önce,İnsanlığın Varoluş Analizi raporunda da belirttiğim bir çalışmaya göz atmanızı tavsiye ederim.
Bugünkü yazımda ise zihinsel girdilerden ve bu girdilerle ilgili kendimce bulduğum çözümlerden bahsetmek istiyorum.
“Sesi kıs, yoluna bak” moduna aldığım günden beri hayatım önce ciddi bir kaosa dönüştü.
Beynim sürekli şu sinyali veriyordu:
“Kaydırman lazım.
Durmaman lazım.”
Ama sonra fark ettim ki, bir çocuğun sıkılması nasıl ona iyi geliyor ve yaratıcılığını ortaya çıkarıyorsa, bizim için de sessizlik ve durmak aynı etkiyi yapıyor.
Sessiz kalmak…
Durmak…
Bir şey yaparken bir şey daha yapmamak…
Yani anı yaşamak, anda kalmak…
Başta çok zorlanıyorsun.
Ama zamanla zihindeki kaos azaldıkça bir rahatlama başlıyor.
Zihinsel Girdiler Neler?
1.Sürekli uyarıcılar
Sosyal medyadan gelen bip sesleri, mesaj bildirimleri, uygulama uyarıları…
Artık odağımız biz değiliz; onlar.
Bir süre tuşlu telefon kullanmayı denedim.
Şebeke sorunları nedeniyle uzun süre devam edemedim ama şunu fark ettim:
Seni yavaşlatması aslında kötü bir şey değil.
Bu hız belki de çok gerekli değil.
Mesaj yazarken bir “c” harfi için üç kez tuşa basıyorsun.
Bekliyorsun.
Daha az kelime kullanıyorsun.
Cümleleri israf etmiyorsun.
Sürekli kaydıramıyorsun.
Telefonu kontrol etme ihtiyacı azalıyor.
Arayan varsa zaten çalıyor.
Hayatı idame ettirebiliyorsun.
Az görüşerek de iletişimde kalabiliyorsun.
Hatta yakınsa yüz yüze görüşmeyi tercih ediyorsun.
Ve en önemlisi: gerçekten özlüyorsun.
Sanal bir iletişimin içinde kalmıyorsun.
Bir illüzyonun parçası olmuyorsun.
Bu çağda tamamen kopmak zor olabilir.
Ama bildirimleri en aza indirmek mümkün.
Farkında olmak mümkün.
2. Hız Dayatması
Hepimiz koşuyoruz.
Birine “Nasılsın?” diye sorulduğunda bile cevap hazır:
“Koşturuyoruz.”
Bazen “Peki nereye?” diye sormak geliyor içimden.
Birinin gözlerinin içine bakıyorum, “Nasılsın?” diyorum.
“İyiyim” diyor.
Ama gözleri, bedeni, duruşu başka bir şey anlatıyor.
Bana sorulduğunda da bazen iyi değilim.
“İyi değilim” demek zor geliyor.
“İyiyim” demek ise içime sinmiyor.
O zaman şunu demeyi öğrendim:
Elhamdülillah.
Bu kelime;
hem iyi olmayı,
hem de kötü hissetmeyi kapsıyor.
Yükü Allah’a bırakıyor.
Belki karşımdaki bunu bu kadar derin düşünmüyor.
Ama ben en küçük şeyde bile anlam arıyorum.
Zaten bu yolculuğun adı da Kodda Anlam Aramak; belki de kendi anlamımızı arama yolculuğu.
Bir sabah aşırı koşturduğumu fark ettim.
Laptopumu aldım, bir kütüphaneye gittim ve sadece şunu düşündüm:
“Ben nereye koşuyorum?
Gerçekten varabilecek miyim?”
Fark ettim ki bu kadar koşmak fazla.
Birçok şeye koşmak zorunda olmadığımı gördüm.
Hayat, sen kürek çeksen de akıyor; çekmesen de.
Denizde çırpınırsan batarsın.
Kendini akışa bırakırsan su seni taşır.
Ben de kendimi akışa bıraktım.
Olan, olması gerektiği zaman oluyor.
Oldu.
Oluyor.
Olacak.
3. Takip Etme Refleksi
Süreç analizi benim için bir meslek değil; bir yaşam tarzı.
İkiz çocuklarımın süreçlerini ayrı bireyler gibi takip etmek bana zor gelmiyor.
Çünkü beynim buna adapte. Bu özelliği belki de mecburiyetten fazla kullandığım için geliştirmiş olabilirim. Bilemiyorum..
Sosyal medyada şunu fark ettim:
Takip ettiğim her insan için zihnimde ayrı bir sekme açıyorum.
Analiz ediyorum.
Bir dönem kanser olan birini takip ediyordum.
Sanki hayatımda hasta bir arkadaşım varmış gibi…
Ama bu eforun karşılığı yoktu.
Ben yoruluyordum.
Bu kadar sekme benim bataryamı tüketiyordu.
Kendime, aileme ve sevdiklerime ayırmam gereken enerjiyi alıyordu.
Başkalarının hayatları, fark etmeden enerjimizi sömürüyor.
Başarı hikâyeleri de buna dahil.
“Babamdan kalan villayı sattım, sıfırdan başladım” diyenler…
Gerçekten mi sıfırdan?
Başarı çok göreceli bir kavram.
Ekmek alacak parası olmayan biriyle, böyle bir sermayeyle başlayan biri aynı noktada değil.
Ama sosyal medyada bir kesit görüyorsun ve diyorsun ki:
“Adamlar yapmış abi.”
Algı bizi oraya sürüklüyor.
Burada şu hikâye bana hep yol gösterir:
Bir adama “Hırsız eve giriyor” demişler.
“Banane” demiş.
“Senin evin” demişler.
“O zaman sanane.”
Bazen bu kadar basit.
4. Fazla Düşünme ve Susturamama
Bu, beynimin bana oynadığı en büyük oyun.
Derin analiz, fazla olunca dağınıklığa dönüşüyor.
Zihin berraklığı gerektiren işler yapıyorsanız bu çok yıpratıcı.
Ben bunu yoğurt mayalarken fark ettim.
Sütü üç kez ısıttım.
Her seferinde başka bir şeye daldım ve süt soğudu.
Anı kaçırıyordum.
İç sesimiz aslında bağırıyor.
Ama biz son noktaya kadar duymak istemiyoruz.
Kabul etmek önemli.
Bir de Rabbimizin bize verdiği çok özel bir durak var: Namaz.
Günün içine yayılmış olması tesadüf değil.
Abdestle bedenin, namazla zihnin durması isteniyor.
“Gel ve sadece dur” deniyor.
Bu vesvese değil; yorgunluk.
Biz dinlenmeyi yatmak sanıyoruz.
Ne kadar da bilmiyoruz.
Tüm bu zihinsel girdilerle ne yapıyoruz?
Üzgünüz ama devam ediyoruz.
Ağlamak istiyoruz ama iş var.
Kızgınız ama konuşamıyoruz.
Yani zihinsel doluyoruz ama boşaltamıyoruz.
Bu yükler bir günde değil, yıllar içinde birikiyor.
Bazen kimsenin dinlemesine bile gerek yok.
Yazmak yeter.
Belki de bizi kâğıttan ve kalemden bu kadar uzaklaştıran sistemin neyi amaçladığını sorgulamak gerekir.
Sonuç olarak; zihnimizdeki girdilere dikkat etmeliyiz.
Neyle dolarsak, o oluruz.
Aşırı doldurursak, zihin yorulur.
“…Bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”
(Nahl Suresi, 12)
İnsan olmak kör bir teslimiyet değil;
akıl, vicdan ve kalple yapılan bilinçli bir yolculuktur.
İnsan kalmak için kodlarında anlam arayanlara selam olsun.





Bir Cevap Yazın